YÖNETEN DE BİZ OLALIM Başlık; çok iddialı bir söz gibi görülebilir. Ancak; dünyadaki gelişmelere dikkat edersek; boş hayal kurmadığımız anlaşılır… Türkiye’den Avrupa’ya göçün tarihi neredeyse yarım yüzyılı buldu. Daha iyi bir hayat şartı hazırlamak, Türkiye’de bir iş kurmak için sermaye edinmek isteğiyle Avrupa’ya gelen babalarımız, dedelerimiz Avrupalı oldular. Eşlerini, çocuklarını da getirdiler ve Avrupa vatandaşı Türklerin sayısı çoğaldı. Doğurganlık oranı da yüksek olduğundan, göçmen nüfusu hızla arttı. Birinci kuşak Türk vatandaşlarının yaşadıkları kültür şoku atlatılınca, Avrupa’ya uyum konusunda daha bilinçli adımlar atılmaya başlandı. Diğer göçmenler gibi Türkiye kökenliler de Avrupa’da kalıcı olduklarını fark ettiler. Dedelerinin doğduğu topraklardan çok uzaklarda doğup büyüyen üçüncü kuşak, otomatikman Avrupa vatandaşı kimliğini kazandı. Bu arada yetişen çocukların ve torunların, dil engelini aşmaları, içinde yaşadıkları kültürü daha bilinçli tanımaları sayesinde Türkler arasında sınıf atlayanlar, hatta işçilikten işverenliğe yükselenler oldu. Başta inşaat ve lokanta işletmeciliği olmak üzere, esnaf ve ticaret erbabı insanların sayısı çoğaldı… Avrupa ekonomisinde ciddî bir yer tutan Türkiye kökenli göçmenler, maalesef eğitim ve yönetim alanında hak ettikleri yeri alamadılar. Kendi içine kapalı adacıklarda yaşamayı kültürel kimlik savunması zanneden toplumumuz, okumaya gereken önemi vermedi. Çocuklarımızın mecburî eğitimlerini tamamlayıp, kısa yoldan işçiliğe başlamasını tercih ettik. “Okuyup da ne olacak?..” mantığını yenemedik. Bu sebeple maalesef bizden nitelikli meslek elemanı az çıktı. Hele, ancak üniversite veya yüksek okul diploması ile ulaşılabilen önemli mesleklerde, nüfusumuza göre çok geri kaldık. Doktor, mühendis mimar, muhasebeci gibi mesleklere ulaşabilen gençlerimiz o kadar az ki… Avrupa’da yaşayıp, Avrupa’da kazanıp, Avrupa’da tükettiğimize göre; bundan sonra ne yapmalıyız? Birincisi: Demokratik vatandaşlık haklarımızı sonuna kadar kullanmalıyız. En başta seçme ve seçilme hakkı olmak üzere, demokratik hayata ne kadar aktif katılırsak, geleceğimizi etkileyen politikalara müdahale imkânımız doğacaktır. Nitekim son yerel seçimlerde Türk toplumunun seçimlere biraz ilgi göstermesi, sorunlarımızın görülmesi ve hesaba alınmamızda az-çok etkili olmuştur. Seçimlere ilgisiz kalırsak, en başta biz zararlı çıkarız. Geleceğimizi ilgilendiren karar mekanizmalarında biz de söz sahibi olmalıyız. Türkçemizde güzel bir söz vardır: Ağlamayan çocuğa meme verilmez… Ağlamak; kendi kendimize şikayet etmek değildir. Vatandaşlık ve insan haklarımızı kullanarak, her demokratik platformda kendimizi savunmak, taleplerimizi dile getirmektir…. İkincisi: Eğitime önem vermeliyiz. Kazma kürek emek yoğun işlerin işçiliğine değil, kafayla beyinle yapılan işlere talip olmalıyız. Bilhassa yeni yetişen çocuklarımızı 21. Yüzyılın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatmak; ne iş yaparlarsa yapsınlar nitelikli eleman olarak yetiştirmeliyiz. Artık, bilgisayarsız, muhasebesiz ve yabancı dilsiz bir gelecek düşünemiyoruz. İlgisini ve bilgisini diploma ile tamamlamayan insan da eksik sayılmaktadır. Dünyanın en iyi inşaat tasarımlarını çizecek, astronot olarak uzay yolculuğuna çıkacak kadar bilginiz, beceriniz de olsa; elinizde bir de diplomanız bulunacak ki, kendi adınıza mesleğinizi sürdürebilir, işinizi kurabilirsiniz… Eğitim; hem kişisel gelişim, hem de genel toplumsal hayat kalitemizi yükseltici bir faaliyettir. Eğitim,sadece okulda yapılmaz. Hayatın kendisi de bir okuldur. Bu okuldan iyi istifade edebilmek için, örgütlü toplumun bir parçası olmalıyız. Türk toplumunun sesi ve sorunlarımızın çözülmesi amacıyla kurulmuş en bilinçli teşkilat ağına sahip olan Fransa TÜRK FEDERASYON’a bağlı derneklerimizde yürütülen eğitim faaliyetleri, hayat okulumuzun merkezi sayılır. Teşkilatlarımızda kurulan dostluklar, arkadaşlıklar, sohbet, seminer, müzik, halk oyunları, Türkçe ve Türk kültürü kursları sayesinde; çocuklarımız, gençlerimiz kendi köklerinden kopmadan, uyumlu bir vatandaş haline gelebilecektir. Gençliğimizi sokakta bekleyen uyuşturucu, fuhuş, şiddet gibi tehlikelere karşı, koruyacak en güvenli kurum derneklerimizdir. Ülkü ve iman aşkıyla bir araya gelen, enerjisini spor ve sanat-kültür faaliyetlerinde harcayan gençliğin ruh sağlığı da düzgündür. Gönlümüzden geçen şudur: Fransız Millî Meclisinde, Belediye Başkanlıklarında, Yerel Yönetim Meclislerinde bizim de sesimiz çıkmalı… Bizim de milletvekilimiz, bakanımız, hatta parti başkanımız olmalı… Elbette ki, vatandaşlık bağıyla bağlandığımız ülkenin parlamentosu bizim de parlamentomuz sayılır. Ancak, seçme ve seçilme sürecine aktif olarak katıldığımız, içimizden birilerini temsilci gönderebildiğimiz meclisler daha çok bizimdir. Bu duyarlılık içinde derneklerimizi güçlendirelim, gençlerimizi okutalım, siyasete ilgi duyanları destekleyelim ki; gelecekte sahipsiz kalmayalım… 16 Şubat 2010 Paris Ali AKKAYA Clichy Ülkü Ocağı Başkanı ve Fransa Türk Federasyonu Başkanlık Divanı Üyesi |